Oltanın Ucunda Kuşun Ne İşi Var?

Datça’da genç bir balıkçı anlatıyor; bir gün martı ailesi karabatak ailesine kız istemeye gider. Konu açılınca karabatak martıya, ben sana kız mız vermem diye çıkışır. Martı ailesi şaşırır, nedenini sorar. Karabatak baba der ki, biz yemeğimizi denizden dalarak çıkartırız sizin gibi balıkçıdan, çöpten bedavaya toplayarak değil, yemeğini dalarak çıkaramayan kuşa kız vermem der.

Tepeli karabatak çifti yuva yapımında ©Kiri Stuart-Clarke

Tepeli karabatak çifti yuva yapımında ©Kiri Stuart-Clarke

Balıkçıların gözünde karabataklar pek bir asil. Çünkü balıkçılar karabatakları çok detaylı gözlemleyebiliyor. Karabataklar genelde sığ sularda, dalarak beslenir. Dipte ticari değeri olmayan balıkları yakalar. Ege Bölgesinde balıkçıların çoğu teknedeyken karabatağın dalışını, yüzüşünü, uzun süre suyun altında kalışını ve bazen avlanmasını izlemiş, hepsi hayranlıkla anlatıyor. Peki deniz kuşları beslenirken gerçekten bu denli havalı mı? Çoğu zaman hayır, çünkü bir çok deniz kuşu ticari değeri olan yani bizim soframıza gelen balıklar ile besleniyor. Bu da deniz kuşları ile balıkçıların aynı av için, aynı anda, aynı yerde olması demek. Ve insan türü ile yaban hayatının karşılaştığı her yerde bir sorun var demektir.

Denizde balıkçının ve deniz kuşunun yan yana gelişi sık sık deniz kuşlarının istemeden balıkçı ağlarına / oltalarına takılması ile sonuçlanıyor. Bilim insanları buna hedef dışı avlanma demiş. Hedef dışı avlanmanın tek kurbanı deniz kuşları değil, balıkçının hedefinde olmayan ama oltaya takılan diğer balıklar, deniz kaplumbağaları, yunuslar, balinalar, foklar ve hatta deniz omurgasızları bile tür listesinde yer alıyor.

Paraketa oltalarında deniz kuşlarının hedef dışı avlanması ©Eduardo Rodriguez. Paraketa oltaları uzun bir hat üzerinden sarkan yüzlerce kancadan oluşur. Bu kancaların ucuna genelde hamsi sardalya gibi balıklar yem olarak takılır ve daha büyük balıklar avlanır. Deniz kuşları ise kancanın ucunda suda yüzen yemi almaya çalışır ve sık sık kancalara takılır.

Hedef dışı avlanmanın olağanlığı çok normal. Deniz ortamını bir düşünün, nasıl da dinamik ve görece tahmin edilemez… Bir de hayatınızı bu ortada beslenerek devam ettirdiğinizi düşünün. Özellikle karaya uyum sağlamış bir canlıysanız suyun altına dalmak, avınızı kovalamak ve yakalamaya çalışmak ne kadar efor gerektirir bir hayal edin. Derken birisinin önünüze bir ağın içine toplanmış ya da metrelerce uzayan oltanın ucundaki kancalara takılmış hazır balık sürüsü yani yemek getirdiğini düşünün. Siz olsanız bu durumdan faydalanmaz mısınız?

Bu olayda ne oltaya takılan kuşun ne de balıkçının suçu var. Avrupa Birliği’nin su ürünleri pazar verilerinden yayınladığı 2015 raporuna göre bölgede yaşayan insanların protein tüketiminin %7’si deniz ürünlerinden geliyor. Bu durumda ne balıkçıya deniz kuşlarının olduğu yerde avlanma diyebilirsiniz ne de deniz kuşuna ticari balıklar ile beslenme… Balıkçı da deniz kuşu da aynı anda aynı yerde olacaktır. İşte bu noktada problemi çözmek için devreye (1) masa başından araziye taşınmış, tembellikten sıyrılmış bir bilim, (2) devlet tarafından uygulanan iyi yönetim ve (3) sorumlu balıkçılık giriyor. Türkiye gibi bir ülkede bu saydığım 3 maddenin bir problemi çözmek için yan yana gelmesi (burada güldüğünüzü duyar gibiyim) imkansız olmasa da uzun zaman alacağı kesin.

Bu yıl Conservation Leadership Programme tarafından desteklenen ve Yelkovan İzleme Projesi ekibince yürütülen koruma projemizin konusunu deniz kuşlarının hedef dışı avlanması oluşturuyor. Proje kapsamında idealimiz yukarıdaki 3 maddenin yan yana gelmesine katkıda bulunmak, kısa vadedeki amacımız ise deniz kuşlarının hedef dışı avlanması probleminin boyutunu anlamak.

Bu işe başlamadan önce sahada bir ön çalışma yapamadık, onun yerine daha önce balıkçılar ile çalışmış deneyimli bilim insanları ile konuşarak bilgi edinmeye çalıştık. Bahsettiğim insanlar çalıştıkları alanın önde gelen isimleri. Bir çoğundan büyük destek aldık. Bir o kadarından da “Türkiye’de balıkçının oltasına kuş takılmaz, böyle bir problem olsa çoktan haberimiz olurdu” gibi tepkiler… Aralarında, “ben balıkçı kasabasında büyüdüm, olsa zaten ben duyardım”lara varan iddialı cümleler de oldu. Bize masa başından bilim yaptıran bu genlerinin etkisinden nasıl sıyrılırız bilmem ama eğer şans eseri bu blog ile kariyerinin başında hevesli genç bilim insanlarına ulaşabildiysem naçizane tavsiyem bu gibi yorumlar konunun en uzman kişisinden de gelse bilimsel bir veriye dayanmıyorsa duymazdan gelmenizdir. Ayrıca bir olayın yokluğu o konuda bilimsel bir araştırmanın gereksizliğini göstermez. Aksine “yok” verisi en az “var” verisi kadar önemlidir. Bu gerçekler ve inadımız doğrultusunda oldukça zor bir hazırlık aşamasından sonra yola koyulduk ve bir kaç güzel insanın büyük desteği ile ön çalışmamızı tamamladık. Ege Denizinde kayıtlı olan kooperatiflerin büyük çoğunluğunu ziyaret ederek özellikle paraketa denen avlanma sistemini kullanan balıkçılar ile görüştük ve deniz kuşlarının hedef dışı avlanması konusunda veri topladık.

Konuştuğumuz balıkçıların büyük çoğunluğu deniz kuşlarının en az bir defa da olsa oltalarına takıldığından bahsetti. Özellikle Güney Ege’de açık denizde kılıç balığı avına çıkan balıkçıların yelkovanlar ve boz yelkovanlar ile derdi var. Diğer yandan kıyı alanlarda daha küçük ölçekli avcılık yapan balıkçılar ise karabataklar ve martılardan şikayetçi. Henüz veriler analiz edilmediğinden sayılar ile konuşmak zor olsa da Ege Denizide deniz kuşları için potansiyel bir hedef dışı avlanma problemi var gibi görünüyor.

©BirdLife Yunanistan

©BirdLife Yunanistan

Yukarıda bahsettiğim gibi deniz kuşları bu problemin sadece bir boyutu, diğer tarafta yunuslar, foklar, deniz kaplumbağaları, köpekbalıkları ve diğer bir çok deniz canlısı var. Hedef dışı avlanma hangi tür için olursa olsun bir problemdir ve su ürünlerinin sürdürülebilirliğine zarar verir. Bu yüzden bu konuda az çok deneyim sahibi olan bilim insanları hedef dışı avlanmayı ekosistem yaklaşımı ile anlamayı yani kuşu, yunusu, balığı ayırmadan her tür için araştırma yapmayı öneriyor. Öneri basit olsa da uygulaması çok zor.

Hedef dışı avlanmayı anlamak için avlanma esnasında veri toplamalısınız. Yani balıkçılar ile çalışmak zorundasınız. Balıkçıların kendi kendine her avdan sonra ben bu türleri hedef dışı avladım diye rapor tutmasının ne kadar zor olabileceğini tahmin edersiniz. Keza balıkçının işi balık avlamak, oltasına takılan her türü tanımlayacak ve raporlayacak bilim insanı olmak değil. Bu durumda veriyi toplamak için teknelere tür tanımlama konusunda deneyimli araştırmacıları yerleştirmek en mantıklı çözüm gibi. Ancak kaç gözlemciyi kaç tekneye yerleştirebilirsiniz? Ülkedeki balıkçılığın yüzde kaçını gözlemleyebilirsiniz? Dahası küçük ölçekli balıkçı teknesinin boyu 7 metreyi geçmezken balıkçıya nasıl teknene fazladan 1 insan daha al diyebilirsiniz?

Bu engellere bir diğer çözüm anket yolu ile balıkçılardan av esnasında değil onlar karadayken veri toplamak. Buradaki sıkıntı da balıkçıların haklı olarak gerçekleri saklama meyilleri. Keza araştırmacılara bir kuşu hedef dışı avladıklarından bahsetmeleri gelecekte onlara geri dönecek olan koruma planları demek. Dolayısı ile balıkçıya yapılan anketler problemi anlamak için en verimli yöntem değil.

İşte bahsettiğim projede bu zorlukların arasında oltalara takılan deniz kuşlarını sayıya dökmeye çalışacağız. Bence bize kolay gelsin.

Evini Koklayarak Bulmak: Tam Bir Tüpburunlu İşi

Bir taraftan deniz kuşları bazı yönleri ile insanlara çok benzer. Evlerine bağlılar: her sene yuvalamak için aynı noktaya geri dönerler. Çok uzun yaşarlar. Aynı zamanda eşlerine de bağlılık gösterirler. Fakat diğer tarafta onların dünyasının bizimkinden ne kadar farklı olduğunu bir hayal edin; açık denizde hiçbir görsel ipucu kullanmadan nasıl yön bulduklarını, küçücük adaları ve yuvalarının girişlerini zifiri karanlıkta nasıl tam isabet ettirdiklerini, binlerce kilometre öteden sadece koku duyularını kullanarak nasıl eve geldiklerini… Tüm bunlar deniz kuşlarını çalışmak için büyüleyici kılıyor.

Benjamin Metzger, 2015

Deniz kuşları üreme dönemi bittiğinde kolonilerin bulunduğu adaların/kayaların etrafından aniden yok olur. Her gece olağanüstü sesler ile meşgul olan adalar bir anda sessizleşir. Çünkü bizim deliler açık denize, binlerce mil uzağa göçmüştür. Bir sonraki üreme dönemi için karaya dönene kadar deniz kuşlarının açık denizde neler yaptıkları bilim dünyasında hala soru işareti. Binlerce mil açıktan, denizden eve geri dönerken bir deniz kuşunun yönünü nasıl bulduğunu hiç düşündünüz mü? Ya da yavrusuna besin sağlamak için Malta’dan Kuzey Afrika kıyısına 2-3 günde gidip geri dönen bir Boz Yelkovan açık denizde neyi referans alarak kolonisine doğruca dönebiliyor?

Kuşlar ve göç konusunda az çok bilgisi olan herkesin aklına hemen manyetik alan ile yön bulma fikri gelecektir. Ama bizim deniz kuşlarında manyetik alandan daha doğru çalışan başka sistemler var; tüp burunları.

Peki kim bu fantastik ismi almış kuşlar, yani tüpburunlular? Tüpburunlular (Eng: Tubenoses, Lat: Procellariiformes) deniz kuşları içerisinde albatroslar, fırtına kırlangıçları ve yelkovanları (bir de henüz ismi Türkçeye çevrilmemiş 2 aileyi) içerisine alan bir takım. Bu takıma üye deniz kuşlarının en tipik özelliği burun deliklerinin dışarıya derince bir tüp ile açılıyor olması. Örneğin denizlerimizde ve özellikle Boğaz’da her gün görülebilen yelkovana yakından baktığınızda gagasının üzerindeki tüpleri rahatça görebilirsiniz.

Yelkovan

Tüpburunlularda burun deliklerinin dışarıya bir tüp ile açılması en tipik özelliklerden… Yelkovan ©Kemal Kahraman

Yelkovanları hep denizde Boğaz kıyısından ya da tekneden izleyen birisi olarak tüpburun hikayesini sadece okumuş ve ne kadar etkileyici olduğunu algılayamamıştım. Ta ki bir tüpburunluyu elime alana kadar…

Malta’da her bir yanı deniz kuşu kokuları ile bezeli kayalarda yelkovan kolonilerinde çalışırken gece yarısından sabaha kadar yuvaya gelen kuşları yakalayıp halkalar ve ölçer biçerdik. Adanın kıyısında açık denize bakan yüksek falezlerin belli yerlerinde oturacak setler bulur, kafa lambalarımız tamamen kapalı karanlıkta yelkovanları beklerdik. Beklemek için kendimizi sabitlediğimiz yer daracık ve az biraz tehlikeli olduğundan çok fazla hareket özgürlüğümüz yoktu, dolayısı ile gelen kuşu çevik bir hamle ile yakalayacak şekilde, yuva olabileceğine inandığımız oyukların hemen dibine otururduk.

Bu gecelerden birinde, sessiz geçen uzun saatlerin sonunda sırtımı kayaya vermiş daracık sette uyumak üzereydim. Yarı uyku halindeyken birden irkilmeme sebep olan bir ses duydum, sesi duymam ile kafamın hemen üzerine büyükçe bir kuşun çarpması bir oldu! Çevik bir hamle yapsam da yelkovan anında elimden kaçtı, ışığı açıp nerede olduğuna baktığımda da kafamın hemen üzerindeki bir deliğin içinde ilerlediğini gördüm. Yelkovan, iniş noktasını yuvasını tam anlamı ile 12’den vuracak şekilde ayarlamıştı. Zifiri karanlık bir gecede, onlarca yelkovanın ürediği bir kaya yüzeyinde nasıl oluyor da tek bir inişte yuvasını tam isabet ettirecek şekilde kayaya konuyor diye günlerce düşünmüştüm. Evet, o zaman da yelkovanların yuvasını koklayarak bulduğu teorisinden haberdardım ama yine de düşünmüştüm.

Deniz kuşlarının koku ile yuvalarını buldukları aslında uzun zamandır tartışılan bir konu. Bir takım çirkin deneylerden bildiğimiz bazı gerçekler var. Buna göre ayrı ayrı koku alma ve manyetik alan duyularına zarar verilmiş yelkovan bireylerinden koku alma duyusu zarar görmüş bireylerin yuvalarını bulamada başarısız olduklarını biliyoruz. Yakınına bırakıldığında yuvayı koklayarak bulma konusunu test ettik, peki ya açık denizde yön bulmak? Deniz kuşlarının uçsuz bucaksız açık denizde beslendikten sonra kaybolmadan nasıl eve döndüğü konusu yıllardır tartışılıyor.

Bu konuda koku ile yön bulmak bir teori olarak ortaya atıldıysa da test etmesi çok zor olduğundan cevap bulamamıştı. İleri sürülen fikirlerden biri besin açısından zengin alanlara ulaşmak için deniz kuşlarının rüzgar ile taşınan kokuları bir haritaya dönüştürerek bu haritayı kullandıklarıydı.

Yine güzel deniz kuşu bilimcileri akıllarına takılan bu soruyu çözmek için 3 tür yelkovan üzerinde çalışmışlar ve ortaya inanılmaz veriler çıkmış. Tazecik çalışmada bilim insanları 3 yelkovan türünden 210 tane kuşa GPS yerleştirerek uçuş desenlerine koklama duyusunun yön verip vermediğine dair ipuçları aramışlar.

Deniz kuşlarında GPS ile takibi merak edenlere, sırtına beslenme alanlarını araştırmak için (sponsorlu) GPS yerleştirilmiş bir Boz yelkovan ©Life+ Malta Seabird Project

Deniz kuşlarında GPS ile takibi merak edenlere, sırtına beslenme alanlarını araştırmak için (sponsorlu) GPS yerleştirilmiş bir Boz yelkovan ©Life+ Malta Seabird Project

Takip edilen kuşlardan %69’unun yön bulurken rastgele dolanmaktansa kestirme yollar kullandığı (yani bir şeyin bilinci ile hareket ettiği) ve bunu yapan kuşların hareketlerinin (atmosferik) hava hareketleri ile ilişkili olduğu bulunmuş.

Peki hava hareketlerinin koklama ile ilişkisi ne? Denizde plankton denen besin zincirinin tabanındaki bıdık canlıların hücrelerinden gelen özel bir koku var : dimetil sülfit. Bu kimyasal besin zincirinde üstteki planktonların alttakileri (bkz: zooplankton – fitoplankton) tüketip sindirmesinden sonra ortaya çıkar. Bu kokunun olduğu yerde fitoplanktonlar ile beslenen zooplanktonların varlığı kesindir. Bu da bu zooplanktonlarla ve ya bunları yiyen küçük balıklarla beslenen deniz kuşları için çok belirgin bir işarettir.

Denizde hava hareketleri belirgin kokuları bir bölgeden diğerine taşır, yani hava hareketlerini takip eden kuşlar, aslında taşınan dimetil sülfit gibi kokuları ve bunların hangi yönden taşındıklarını takip ederek yön ve besin buluyorlar. Bu da ancak öncesinde zihninizde bir koku haritasının olması ile mümkün ki gelen kokuların nereye ait olduğunu bilip ona göre yönlenesiniz. İşte sayın okurlar, deniz kuşları böylesine deli, zihinlerinde bir koku haritası ile geziyor olmalılar ki bu kokuları ilişkilendirerek evlerinin kokusunun nereden geldiğini anlasınlar. Bunları okuyup hala deniz kuşlarına hayran değilseniz… daha çok hikaye için burada kalın.

5 Yıl Sonra Deepwater Horizon: En büyük suçlu sensin!

BP_Petrol_Sizintisi_DaveMartin

Dalgalarla kıyıya vuran petrol. Orange Plajı, Alabama. Fotoğraf: Dave Martin

20 Nisan 2010, bir çok deniz kuşu türünün üreme dönemi içerisinde olduğu güzel bir bahar gününde Meksika Körfezinde ABD tarihinin en büyük petrol sızıntısına neden olan kaza meydana geldi. Patlamadan sonra petrol kuyusu 87 gün boyunca kapatılamadı. Sonuç: denize akan 750 milyon litreden fazla petrol! Körfezin kıyıları bir çok kıyı kuşu için önemli bir üreme ve göç döneminde duraklama dolayısı ile yakıt ikmal alanı. BP petrol sızıntısı bu kıyı kuşlarının habitatına sızarak üreme döneminin ortasında tahminen 1 milyondan fazla kuşun ölümüne neden oldu.

Pelikanı petrolden arındırma çalışmaları. Fotoğraf: Bill Haber

Pelikanı petrolden arındırma çalışmaları. Fotoğraf: Bill Haber

Olaydan 5 yıl sonra, bilim insanları hala denizin farklı tabakalarında petrol buluyor, yunuslarda bu olaydan kaynaklanan yeni akciğer hastalıkları keşfediyor, kritik sulak alanların yok oluşunu izliyor. Petrol sızıntısı sadece kuşları etkilemedi; kıyıdaki böceklerden, balıklara, mercanlardan deniz memelilerine kadar denizdeki bütün yaşam etkilendi (deniz dışındaki yaşamı saymıyorum bile). Tabii ki BP bu olayın üstünü örtmek için her şeyi yaptı. BP hala insanları Körfez’de artık petrol sızıntısından bir iz kalmadığına ikna etmeye, aldığı para cezalarını ertelemeye çalışıyor. Diğer tarafta Körfez’deki kuşlar için canla başla çalışan insanlar artık kaynakların bir an önce Körfez’in restorasyonu için kullanılmasını talep ediyor. National Audubon Society tarafından oluşturulan imza kampanyası hala aktif, siz de tepkinizi ekleyebilirsiniz.

Bu kaza, her birey insanın ne kadar sorumsuz ve bencil olduğunu gösteren en güzel örneklerdendir. Deepwater Horizon patlamasında en büyük sorumlunun BP olduğuna inanıyorsanız bir kez daha düşünün. Her gün daha ucuz petrol talep eden veya her gün en kısa mesafeye ulaşım için dahi Dünya’nın karbon stoklarını umursamadan tüketen kimdir bir düşünmek gerek. Evet, artık tek başımıza dünyayı kurtaracak aşamayı çoktan geçtik belki ama bu devirde kişisel olarak doğaya karşı sorumlu davranmazsak bunun faturasına da hazırız demektir. Unutmayın doğa bir bütün ve biz de onun bir parçasıyız, bütün yaşam kaynağımız ondan geliyor, biz onu ne kadar kaliteli kullanırsak o kadar kaliteli yaşarız. Ha, eğer her şeye rağmen kişisel sorumluluklardan vazgeçmiş ya da umursamayan insanlardan biriyseniz bebeğinizin mutasyonlarla doğmasına ya da çocuk yaşında kansere yakalanmasına da aldırmayın lütfen!

BP petrol sızıntısını bir çok açıdan ele almış ödüllü belgeseli (The Great Invisible) de yakaladığınızda kaçırmayın derim. 5. yılında kazadan kaynaklanan yıkımı anlatan iki güzel infografik ise Missisipi Deltası Restorasyon Projesi ve Natural Resources Defense Council‘den. Temiz okyanus, temiz yaşam!

Sör David Attenborough yaşlandı, peki ya Albatroslar?

David Attenborough_Albatroslar

David Attenborough ve Gezgin albatroslar, 1984, South Georgia. Fotoğraf: BBC Natural History Unit Arşivi

Her canlı ölümü tadacaktır.

Kur’an-ı Kerim

(!)

Sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz gerçeklerden biri; canlılar doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Peki bu ifadenin özellikle yaşlanma kısmında tartışma yaratabilecek canlıların olduğunu hiç düşündünüz mü? Örnek mi? Tabii ki deniz kuşları

Tuz mu genç tutuyor, genlerinde bizim bilmediğimiz bir takım kodlar mı saklı yoksa ölen denizcilerin ebedi ruhları oldukları miti mi doğru bilmiyoruz ama deniz kuşlarının yaşlanmadığına dair bir takım söylentiler var.

İşin detayına girmeden önce “yaşlanma” olgusuna ve yaşlanmanın evrimine bakalım. Bu noktada bir kaç satır yaşlanmanın evrimi hakkında ortaya atılan fikirlere girmek istiyorum. Teorik kısımları sevmeyenler 3 paragraf aşağıya geçebilirler.

Finch‘e göre yaşlanma, bir canlının fonksiyonlarını etkileyen ve zamanla ölüm oranını artıran yaşa bağlı değişimler… Doğal seçilimin nasıl işlediğine baktığımızda yaşlılık oldukça anlamsız aslında. Çünkü bireyde “fitness” denen, gelecek nesle katkı yapma olasılığında azalmaya neden oluyor. Ancak doğal ortamda yaşlanma oldukça yaygın gözlemlenen bir olay. Bu garipliği açıklamak için bazı teoriler ortaya atışmış durumda. İşte bazıları:

  • Mutasyon birikimi teorisi (Mutation accumulation theory): Bu teori doğal seçilimin ileri yaşlarda gücünün azaldığını savunur. En basit anlatımı ile şöyle düşünün; ölümcül bir mutasyon taşıyan genç bir birey sert bir seçilim baskısı ile karşılaşır ve bu mutasyonu yavrularına geçirmemesi için doğal ortamdan elenir. Ölümcül bir mutasyon taşıyan yaşlı bir birey ise, zaten o güne kadar bu mutasyonu çoktan yavrusuna bulaştırmış olduğundan, doğal seçilimin sert baskısına maruz kalmaz. Yaş ilerledikçe, mutasyonlar birikerek arttığından, ileri yaşlarda, yaşlanma sonucu ölüm oranı da artar.
  • Antagonistic pleiotropi teorisi (Antagonistic pleiotropy theory): Pleiotropi bir genin birden fazla etkisini tanımlamak için kullanılan bir kelime. Bu teoriye göre erken yaşlarda bireyin gelişiminde önemli rol oynayan bazı genler ileri yaşlarda ters etki yapabilir.
  • Soma hücrelerine yatırım teorisi (Disposable soma) ise yaşlanmanın vücut veya üreme hücrelerine yapılan yatırım arasındaki denge sonucu ortaya çıktığını savunur. Üreme hücrelerine yatırım yaparak daha erken üremeye başlayabilirsiniz ancak vücut hücrelerinizin kalitesi çok iyi olmadığından ürün kalitesinde bir düşüş yaşayacaksınızdır. Aksine vücut hücrelerine yatırım yapıp daha geç üremeye başlayabilir ve yatırım daha iyi olduğundan daha kaliteli döller verebilirsiniz. Bu denge yaşlanmayı belirler.

2 ve 3. teorilerin altında yatan temel gerçek üremenin yüksek maliyetli bir faaliyet olduğudur. Doğal ortamda üremeye ayrılan yatırım; vücut hücrelerinin gelişimi, tamiri ve bağışıklık gibi diğer fonksiyonlara ayrılan yatırımın azalmasına sebep olur. Dolayısı ile üremeye ne kadar çok yatırım yapılırsa yaşlılık da o kadar hızlı gelir.

Yaşlanma insan türünde ve laboratuvar hayvanlarında çalışması kolay ve güzelce belgelenmiş bir konu. Ancak doğal ortamında yaşayan hayvan türlerinde takip etmesi ve ölçmesi birazcık zor. Deniz kuşları gibi uzun yaşam süresine sahip canlılar yaşlanmayı çalışmak için en iyi gruplardan. Ve fakat… Deniz kuşlarında yaşlanmayı çalışmaya bir biyoloğun ömrü genelde yetmiyor, ayrıca yaşlanmayı ortaya koymak için gereken zaman diliminde genelde yaşlanma teorisi ve çalışma teknikleri epeyce bir değişime uğramış oluyor. Buna rağmen tezattır ki deniz kuşları doğal ortamda yaşlanmanın en sık çalışıldığı gruplardan.

Bir kuş yaşlandığında tüylerinin beyazlamasını ya da derisinin buruşmasını beklemeyiz. Çünkü ne şanslılar ki kuşlarda yaşlanmanın anatomik bir yansıması olmuyor. Dolayısı ile bir kuşun yaşlanma sürecini doğru bir şekilde izlemek isterseniz bireyin yumurtadan çıkışından ölümüne kadar takip etmeniz gerekiyor. Bu fikir kulağa fantastik gelse de bunu yapan bir takım delilerin olduğunu buraya not düşerim. Ancak bu delilerin sayısı çok az. Son dönemlerde kimi güzel bilim insanları yaşlanmayı kolay yoldan çalışmak için zekice teknikler geliştirmişler. Yine de yaşlanma çalışmalarında bir koloniyi 20+ yıl düzenli takip etmek en temel şart gibi görünüyor.

Deniz kuşlarında yaşlanma deyince yapılan çalışmaların –özellikle başlıklarındaki- mesajlarını üçe ayırabiliriz aslında; i) deniz kuşları yaşlanmıyor, ii) biz kanıtını bulduk, yaşlanıyorlar ve iii) arkadaşlar emin misiniz?

Eğer yaşlanmayı izlemek için odak noktamız deniz kuşlarının davranışları ise; örneğin beslenme davranışını ele alalım. Fitness bazında düşündüğümüzde (çünkü aslında hayat böyle) verimli beslenme bir tür için fitness’ı belirleyen temel faktörlerden. Verimli beslenen bir birey hem kendi vücut hücrelerine sağlam bir yatırım yapabilir hem de yavrusuna besin sağlayarak neslinin devamını garantileyebilir. Deniz kuşlarında her canlıda olduğu gibi yaş ilerledikçe kas fonksiyonları ve görme gibi işlevlerde zayıflama olur. Beslenme sırasında kullanılan bu fonksiyonlardaki zayıflama da beslenmenin veriminde bir düşüşe yol açar. Her şey çok mantıklı; sonuç olarak yaşlı bireylerin genç bireylere oranla daha verimsiz bir beslenme davranışı sergilemesini bekleriz. Ama durun! Gezgin albatroslar üzerinde yapılan bir çalışmada genç ve yaşlı bireylerin beslenme davranışları arasında bir fark olmadığı gözlenmiş! Beslenme yolculuklarının süresi, beslenme alanına ulaşmak için kat edilen mesafe gibi değişkenler genç ve yaşlı bireyler arasında çok benzer çıkmış. Üstelik bu çalışma deniz kuşu camiasının en iyi çalışılan kolonilerinden birisinde yapılmış; incelenen albatrosların her birinin şeceresi gayet iyi biliniyor ve analiz edilen veriler oldukça yüksek bir örnek sayısından geliyor.

Gezgin albatroslar kur dansını sergilerken. Fotoğraf: Frans Lanting

Diğer tarafta Kyle Elliot ve ekibi yukarıdaki ünlemli cümleler karşısında sakin olmamız gerektiğini çünkü aslında deniz kuşlarının içten içe yaşlandıklarını ispatlayan, çok zekice planlanmış bir çalışmanın sonuçlarını yayınladı. Bu yıl yayınlanan çalışmada, bizde Alk olarak isimlendirilen bir aileye mensup, dalarak beslenen bir deniz kuşu olan Uria lomvia (Thick-billed murre) çalışılmış. Bu detayları neden verdim? Yaşlanmaya bağlı olarak fizyolojide bir takım değişiklikler meydana geleceğini biliyoruz. Dalmak, yani nefes tutarak bir süre suyun altında kalmak, fizyoloji için yıkıcı bir işlem. Dalış performansı; oksijen stokları ve oksijen kullanımının bir fonksiyonu aslında. Dolayısı ile aerobik metabolizma –yani oksijen kullanım oranı- dalış süresine ket vuran bir faktör; oksijeni daha iyi kullanan daha uzun süre suyun altında kalır. Biliyoruz ki her türlü metabolizma yaşlanma ile zayıflar. Dolayısı ile yaşlı deniz kuşlarının dalış performansının bundan etkilenmesini bekleriz.

Thick billed murre Verena Gill

Alk kolonilerinde yumurtalar ortada, ebeveynler bu kadar rahatken yaşlanma gözlenebilir mi bilemedim. Uria lomvia Fotoğraf: Verena Gill

Kyle ve ekibi, alklerde yaşlanmayı 3 yoldan incelemeye karar vermiş; metabolizma, kandaki oksijen stokları ve beslenme davranışı. Dikkat ettiyseniz albatros çalışması sadece beslenme davranışına odaklanmıştı. Kyle ise çıktılarını kıyaslayabilmek umudu ile hem fizyoloji hem de davranışa odaklanmış. Uzatmadan sonuçlara geçelim, Kyle’ın kuşlarında yaş arttıkça, metabolizma ve kandaki oksijen stoklarında önemli derecede bir azalma görülmüş, yani yaşlanma ispatlanmış! Ne var ki, aynı kuşlar arasında beslenme davranışında (dalış derinliği, dalış şekli vb.) genç ve yaşlı bireyler arasında bir fark bulunamamış. Bu çalışmalardan kulağımıza küpe olacak mesaj; deniz kuşlarında yaşa bağlı fizyolojik değişimler olsa da bunun yansımasını davranışta görmek çok zor.

İşte biz buna zarafetle yaşlanmak diyoruz!

Deniz Kuşu Derken? – Bölüm II

yelkovan_Duncan Wright

Fotoğraf: Duncan Wright

Enerjimizi sınırlayan mı var?

Yaşam tarihi teorisinden bahsettim, deniz kuşlarının tamamen deniz ortamına bağlı canlılar olduğundan da… Bu ipuçlarını birleştirip deniz kuşlarının yaşam tarzının deniz ekosistemi tarafından şekillendirildiğini ileri sürebiliriz. En yaygın bilgiye göre, deniz ekosistemi tahmin etmesi zor bir ekosistem; küçük sürülerden oluşan besin yamalarının ne zaman nerede olduğunu bilmek zor. Ayrıca deniz dinamik ve hızlı değişen bir ortam. Deniz kuşlarının besin aramak için çıktığı uzun yolculuklara şaşırmamalı.

1960lı yıllarda ileri sürülen bir hipoteze göre deniz kuşları bu tahmin edilemez ortamda besini rastgele beslenme yolculukları yaparak buluyor. Bu nedenle çıktıkları her beslenme yolculuğundan dolu bir mide ile dönmeyi garantileyemiyorlar. Dolayısı ile kendilerini sınırlı besine hazırlamaları gerek. Enerji sınırlama hipotezi olarak bilinen hipoteze göre deniz kuşlarının “aşırı uç” demografileri ebeveynlerin yavrulara getireceği besini sınırlayan deniz ortamından kaynaklanmaktadır. Yani ebeveynler her an besin bulmayı garantileyemediğinden tek seferde birden fazla yumurta bırakmayı göze almıyor; üremeye harcadıkları enerjinin tamamını verimli kullanabilmek adına “az olsun, iyi beslensin” seçeneğini tercih ediyorlar. Bu da bir batında az sayıda yumurta çıkarmayı ve yavaş büyüyen yavru için uzun bir yavru bakım evresini gerektiriyor.

Önce belirteyim, enerji sınırlama hipotezi ispatlaması oldukça zor bir hipotez. Aynı zamanda bugün deniz kuşu biyolojisine dair bildiğimiz bir çok bilginin de ortaya çıkmasına ön ayak olmuş bir fikir. Hipotez için bir destek yumurta sayısı, koloni büyüklüğü ve beslenme alanı konusunda ileri sürüldü. Şöyle ki; genelde açık denizde beslenen (pelajik) türlerin kıyıya yakın alanda beslenen türlere göre daha az yumurta sayısına sahip olduğu biliniyor. Martı, pelikan (evet o da bir deniz kuşu) ve karabatak gibi kıyıda beslenen türler ortalama 2-4 tane yumurta bırakırken açık denizde beslenen yelkovan, fırtına kırlangıcı ve sümsük gibi türler ise genelde 1 yumurta bırakır. Kıyı alanların, tatlı sular ile birleşen kısımları gibi, besin açısından bolluğu bu farka bir sebep olarak gösteriliyor ancak düşük sayıda yumurta bırakmak tek başına açık deniz türlerinin enerjilerini sınırladığını kanıtlamaya yetmiyor.

Koloni büyüklüğü ve beslenme alanı arasında bir ilişki olduğunu düşünürsek, besin açısından zengin alanlarda büyük koloniler olmasını bekleriz. Upwelling denen dipteki besin açısından zengin soğuk suların, rüzgar yardımı ile yüzeye çıktığı dolayısı ile besinlerin bol olduğu alanlarda büyük koloniler olduğu doğrudur ancak tropikler gibi fakir suların etrafında da büyük koloniler bulunmakta. Örneğin Pasifik Okyanusunun ortasında yer alan Christmas (Kiritimati) Adası milyonlarca birey deniz kuşuna ev sahipliği yapmaktadır. Bu fikri de kanıt olarak sunamadık.

Eğer erişkin deniz kuşlarının enerji sınırlama hipotezine maruz kaldıklarını varsayarsak, yavru yetiştirme döneminde yüksek yavru ölüm oranları görebiliriz. Buna rağmen yapılan bir çok araştırmada –istilacı türler tarafından avlanma baskısından uzak kolonilerde- deniz kuşlarında üreme başarısının genelde yüksek olduğu görülüyor. Eğer yavrusunu yetiştirmekte zorlanan bir çift varsa o da büyük çoğunlukla üremeye yeni başlamış çaylak deniz kuşları oluyor. Ha bazen kolonilerde yüksek sayıda yavru ölümü yaşanmıyor mu, yaşanıyor. Ama bunlar genelde -daha sonra değineceğim- El Niño gibi iklim olaylarından kaynaklanıyor.

Biraz daha detaya inersek, eğer erişkinler yavrulara sağlayacakları besin konusunda sınırlanmışlarsa, izleyeceğimiz başka bir senaryo da yavrunun günlük besin miktarındaki düzensizlikler olacaktır. Bu konuda yapılan çalışmaların hepsi aynı sonuçları vermemiş. Bazı deniz kuşlarında günlük yavru besleme o kadar disiplinli ki yavrunun zor zamanlar için yağ depolamasına gerek bile kalmıyor. Ve fakat kimi deniz kuşlarında bu rutinde aksamalar oluyor olsa gerek ki kimi türlerin civcivleri elimize avucumuza sığmayana kadar yağ depoluyor ve bu yağları zor zamanlarda bir güzelce kullanıyor. Bu noktada çok sağlam kanıtlardan ziyade mantıklı açıklamalar mevcut. Örneğin albatros yavrularında yüksek oranda biriktirilen yağın, uçmaya başlama döneminde avlanmayı öğrenene kadar yavruya yetmesi için depolandığı öne sürülüyor.

Albatros_Laurent Demongin

Bir beslenme anı! Albatros ve civcivi Fotoğraf: Laurent Demongin

Enerji sınırlama hipotezinin testlerinden biri de erişkin bireylerin yavrularını yetiştirmek için tam kapasite çalışıp çalışmadığını araştırmış. Erişkin deniz kuşları yavrularını yetiştirmek için tam kapasite çalışıyorsa daha fazla yavruyu yetiştirecek enerjisinin olmaması gerekir. Ne var ki, bunu anlamak için yapılan bazı çirkin deneylerde, bazı yuvalara 1 yavru daha ekleniyor, ve örneğin sümsük kuşlarında bir çok erişkin bireyin bu ikinci yavruyu da yetiştirmeyi başardığı gözleniyor. Not düşülmesi gereken bir nokta, bu deneyler yelkovanların da içinde bulunduğu Tüpburunlular ailesinde genelde başarısız olmuş. Bunun yanında bir çok türde ebeveynlerin yuvaya getirdiği besinin aslında yavru tarafından kontrol edildiği bulunmuş. Yani bir bakıma ebeveyn denizden ne buluyorsa getirip yavrunun gagasına tıkmaktansa, yavru ne zaman isterse o zaman besliyor. Ayrıca bazı türlerde ebeveynlerin her ikisinin de zaman zaman yavrunun yanında yan gelip yattığı da biliniyor. Bu kadar boş vakit bulabilen ebeveynlerin enerjisinin sınırlandırıldığını düşünmek azıcık garip.

Buraya kadar bu hipoteze karşı sunulan görüşlerin tamamen üreme kolonilerinden yani karadan yapıldığına dikkat çekerim. Son dönemlerde kuşlara takılan minyatür takip cihazlarının teknolojisindeki patlama sayesinde artık daha sağla kanıtları denizden de toplayabiliyoruz. Enerji sınırlama hipotezinin deniz ekosisteminin belirsizliğinden ortaya atıldığını söylemiştim. Eğer deniz kuşlarının besin yolculuklardaki “adımlarını” inceleyecek kadar deli olan bir kaç kişi bulabilirsek, bir cevaba ulaşabiliriz. Ve karşınızda Henri Weimerskirch; 2007 yılında yayınlanan makalesinde, kendisi deniz kuşlarının aslında besin yamalarını nasıl da adı gibi bildiğini sağlam kanıtlarla bize sundu. Weimerskirch, besince zengin kutup bölgelerinde deniz kuşlarının en küçük ölçekteki -yamalar halinde toplanmış- besin gruplarını nokta atışı bulduğunu ve yuvadan ayrıldığında doğrudan bu bölgeye uçtuğunu ortaya koydu. Daha aşağıdaki enlemlerde ise yamalar olmasa da biraz daha büyük ölçekte olan ve bu yamaları barındıran alanların bilindiği ve kuşların doğrudan bu alanlara ulaştıktan sonra, alanda küçük yamaları arama uçuşları yaptıklarını gösterdi. Bu çalışma GPS ile takip edilen kuşların besin arama uçuşlarının özelliklerinin irdelenmesi ile ortaya çıkan bir çalışma. Konunun detayına ilgi duyanların kesinlikle okuması gereken bir makale

Deniz kuşları hakkında günümüzde yayınlanan bir çok metinde hala “…yamalı ve tahmin edilmesi zor deniz ekosistemi sayesinde…” gibi ifadeler yer alsa da, artık denizin, deniz kuşlarına o kadar da yabancı olmadığını biliyoruz. Görünen o ki, takip cihazlarının ve bir takım veri analiz yöntemlerinin hızlı gelişimi sayesinde yakın gelecekte deniz kuşlarının neden böyle bir yaşam tarzına sahip olduğunu –ilk bölümün başındaki alıntıya rağmen– daha detaylı cevaplayabileceğiz. Umarım… En azından, biz deniz kuşu delileri, bu ihtimalin varlığını seviyoruz.

Deniz Kuşu Derken?

İnanıyoruz ki, biyologlar deniz kuşlarının kara kuşlarından farklı olma sebebini, öyle ya da böyle, asla kanıtlayamayacaklar.

Elizabeth Schreiber ve Joanna Burger, 2001

 

Bölüm 1: Deniz Kuşu Dediğin Simit Yer, Çatıda Yuvalar mı?

Not: Bölümler halinde yayınlanacak olan bu yazıda deniz kuşu biyolojisinden ve yaşam tarzlarının neden bu şekilde evrildiğine dair ileri sürülen bir hipotezden bahsedeceğim. Kulağa sıkıcı gibi gelse de yazılara bir şans verin derim çünkü bu güne kadar bu konudan kime bahsettiysem karşılığında en az 10 noktada “Neden?” sorusuna maruz kaldım. İşin ilginç yanı, deniz ornitologları (kuş bilimcileri) da deniz kuşlarının yaşamına dair bir çok noktada hala aynı soruyu soruyor.


 

Mesleğimi herhangi bir insana anlatırken “deniz kuşlarını ve özellikle yelkovan isimli bir türü çalışıyorum” dediğimde karşılaştığım en yaygın soru; martı gibi mi yani? Hayır, martı gibi değil! Aslında olabilir de… Bu, deniz kuşlarını nasıl tanımladığınıza bağlı (evet, sene 2015 ama deniz kuşlarının sistematiğindeki karmaşıklıktan dolayı literatürde hala birden fazla tanım mevcut). Bu bolluğun içinde ben bu blog için yazdığım yazılarda her bir deniz kuşu ifadesinin altına şu tanımı koyacağım; deniz ortamında yaşayan ve yaşamını devam ettirmek için denizdeki kaynaklara ihtiyaç duyan kuşlar

Deniz kuşları muhteşemdir! Yaşam ortamları deniz, hava ve karadan oluşur ve bir çok araştırmacıya göre deniz kuşları tüm bu yaşam ortamlarında kendilerini evinde gibi hisseder. Fakat ben bu öneriye ikna olamıyorum nedense. Bana öyle geliyor ki onlar deniz ve hava için varlar, en azından gözlemlediğim kadarı ile vaktinin çoğunu açık denizde geçiren “gerçek” deniz kuşları karada pek de evinde gibi değiller; bir an önce denize gitmek için can atıyorlar. Zaten tam da bu sebeple, bir çoğu sadece yılın belli dönemlerinde, yumurta bırakmak için karaya çıkar.

Hayatta kalmak için deniz kaynaklarına bağlı olan bu türler söz konusu beslenme olunca çok geniş bir ekolojik çeşitlilik gösterirler. Farklı beslenme stratejileri ile planktonlardan denizanalarına; karides gibi kabuklulardan balıklara kadar denizdeki besin ağının her katmanında özelleşmiş bir deniz kuşu türü mevcuttur. Genelde belli besin türü üzerinde özelleşen deniz kuşlarının yanında, bulduğu her şeyi mideye indiren gümüş martı gibi istisnalar da vardır elbet. Kimi türler kolonilerine yakın, çok küçük bir alan içerisinde beslenirken kimileri beslenme uçuşunu günlere ve millere yayarak ülkeler arası yol kat eder.

Ekolojik çeşitlilikleri sadece beslenme ile sınırlı değildir. Deniz kuşlarının büyüklüklerine baktığımızda serçe büyüklüğünde fırtına kırlangıçlarından, kanat açıklığı 3 metreyi aşan albatroslara kadar geniş bir yelpaze mevcuttur. Ayrıca kimileri üredikleri alanda yıl boyu kalmayı tercih ederken kimileri bir kutuptan diğerine göç edecek kadar delidir.

Bütün bu ekolojik çeşitliliğe rağmen bu türlerin ortak bir noktası var; yaşam tarihi özellikleri.

Ekolojide canlılarda gözlenen davranışları açıklamayı hedefleyen “yaşam tarihi teorisi” vardır. Bu teoriye göre bir canlının yaşamındaki tüm davranışların zamanlaması ve süreci doğal seçilim tarafından mümkün olan en yüksek sayıda yavruyu üretecek şekilde evrilmiştir. Yavru gelişimi, üreme olgunluğuna erişme yaşı, yavru sayısı, yavru bakımı ve yaşlanma ve ölüm yaşam tarihi teorisi kapsamındaki davranışlardandır ve her biri türün içinde yaşadığı ortamın özellikleri ile şekillenmiştir.

Deniz kuşları diğer bütün karasal kuşlardan çok farklı yaşam tarihi özelliklerine sahiptir. Hatta deniz kuşlarına yaşam tarihi özellikleri yüzünden “aşırı uç” diyebiliriz; yaşam ömürleri uzundur (20-60 yıl), üreme olgunluğuna çok geç erişirler (bazıları 10 yaşında), üreme döneminde genelde sadece bir defa yumurta bırakırlar (aralarında 2 yılda bir üreyen bile vardır) bir batında çıkardıkları yumurta sayısı çok düşüktür (çoğunda sadece 1 yumurta) ve çok uzun yavru bakım evresine sahiptirler (ortalama 6 ay).

Kıyaslama yapmak gerekirse, karasal ve ötücü kuşlarda tipik bir tür (mesela kızılgerdan) genelde 3 sene yaşam ömrüne sahiptir, 1 yaşında üremeye başlar ve her üreme döneminde en az 2 defa yumurta bırakır, bir batında ise yumurta sayısı 5-6 tanedir.

Bu bilgiler ışığında insan merak etmiyor değil: deniz kuşları neden bu kadar uç bir yaşam tarzına ihtiyaç duymuş?

(Detaylar Bölüm II’de)

Okyanusta Kaç Balina Ağırlığında Plastik Var?

“Orman, yağ veya okyanus balıkları gibi kaynakları tüketip yerlerine plastik, rüzgar ve güneş enerjisi veya çiftlik balıkları gibi yeni kaynaklar koymaya ne kadar güvenebiliriz?”
Jared Diamond, Çöküş, 2006

Bir keresinde aklımdaki bir projeye fon ararken bir vakfa denk gelmiştim. Vakfın kuruluş amacına göz attığımda ise umut verici bir hikaye ile karşılaştım. Kurucu Charles J. Moore, lüks teknesi ile bir keşif gezisinin dönüşünde Hawaii’den Kaliforniya’ya bir kestirme rotadan gitmeyi tercih eder. Bu kestirme, rutin olarak kullanılan rotadan farklıdır ve nadiren ziyaret edilen Kuzey Pasifik Girdabından geçmektedir. Seyir esnasında güverteden “el değmemiş” okyanusa bakan kaptan birden bir plastik yığını ile yüz yüze gelir; gözlerine inanamamaktadır ama bu devasa yığının içinde temiz bir nokta yok gibidir. Kaptan Moore tarafından “plastik foseptiği” olarak tanımlanan bu nokta bir çokları tarafından Büyük Pasifik Çöp Alanı olarak bilinen, okyanusun ortasında büyüklüğü hala tartışmalı olan bir çöp girdabıdır. Kaptan, bu keşfin sonrasında kendini denizlerdeki plastik kirliliğini araştırmaya ve engellemeye adar.

Okyanustaki tek çöp girdabı Büyük Pasifik Çöp Alanı değil. Taze bir araştırmaya göre okyanusun her bölgesinde plastik bulunsa da bu plastikler belirli bölgelerde toplanma eğilimi gösteriyor. Bu toplanma alanları ise büyük girdaplar, körfezler ve Akdeniz gibi görece kapalı havzalar. Ancak biz bu plastiklerin tamamını yüzeyde göremiyoruz -dolayısı ile belki de yok sayıyoruz. Bunun sebebi plastiklerin daha çok mikro formlarda bulunması. Bir plastiğin okyanustaki yaşam döngüsüne baktığımızda mikro-plastiklerin nasıl oluştuğunu anlamak daha kolay oluyor. Büyük parçalar kıyıları “sürüler” halinde terkedip, girdap bölgelerine çekiliyorlar ve burada güneş, rüzgar ve suyun etkisi ile daha küçük parçacıklara ayrılıyorlar. Bir pirinç tanesinden küçük bu parçacıklar zamanla denizde yaşayan milyonlarca organizmanın vücuduna giriyor ve bu yolla nihayetinde deniz tabanına çöküyorlar.

Kendini okyanusu plastikten temizlemeye adamış 5 Gyres enstitüsündeki bilim insanlarının yayınladığı son araştırmaya göre okyanusta toplam 268,940 ton ağırlığa denk gelen 5.25 tirilyon plastik parçacığı bulunmakta. Sanırım akılda canlandırması biraz zor bir sayı, o yüzden akıllı bir kişi bunu hayal etmemizi kolaylaştırmış ve bu plastik miktarını erişkin mavi balina (Balaenoptera musculus) ağırlığına çevirmiş. Fikri olmayanlar için not: kendisi var olan en büyük ve en ağır canlılardan biridir, erişkin bir bireyin ağırlığı 100-150 ton arasındadır. İşte sonuç: 2150 mavi balina!

Bu yayının en korkutucu yanı, yazarların tartışma kısmında sürekli tekrarladıkları “aslında tahminlerimizin çok tutucu olduğunu düşünüyoruz” cümlesi. Yani, yaptıkları örneklemenin ve modellemenin aslında var olan plastikten çok daha azını ortaya koyduğunu savunuyorlar. Kurdukları modelde ortaya çıkmayan “kayıp” plastikler için ise organizmalar tarafından yendiğini, girdaplar tarafından yok edildiğini ya da derin deniz tabakalarına çöktüğü fikrini öne sürüyorlar. Günlük hayatta mutfak gereçlerinden besinlere, kozmetikten diş macunlarına kadar kullandığımız plastik miktarına bakınca araştırmacıların bu tezine katılmamak elde değil.

Çevre sorunlarına bu denli duyarsız kalabilmemizin en büyük sebeplerinden biri; doğal kaynakların gözümüze hiç tükenmeyecek kadar bol görünmesidir. Okyanusu ve içinde barındırdıklarını bir düşünün… Sizce de tükenmeyecek değil mi? Ama hayır, özellikle son dönemde yapılan araştırmalar dünya denizleri için alarm veriyor (bu alarm verme konusuna da başka bir yazıda değineceğim). Deniz kaynaklarını umarsızca tüketiyoruz ve yerlerine plastik gibi kaynaklar koyuyoruz. Emin olun bu alışverişin -hafif veya ağır- faturası bir yerde karşımıza çıkacaktır.

Bu bloga neden bir deniz kuşu yazısı değil de deniz kirliliği ile başladığıma gelince; önce büyük sorunu görelim, sonra detayları konuşalım istedim.

Ve son olarak plastik hakkında güzel bir özet sunan It’s a plastic world animasyonunu (hem de Türkçe altyazılı) izlemenizi tavsiye ederim. Daha az plastik, daha fazla okyanus…