Sör David Attenborough yaşlandı, peki ya Albatroslar?

David Attenborough_Albatroslar

David Attenborough ve Gezgin albatroslar, 1984, South Georgia. Fotoğraf: BBC Natural History Unit Arşivi

Her canlı ölümü tadacaktır.

Kur’an-ı Kerim

(!)

Sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz gerçeklerden biri; canlılar doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Peki bu ifadenin özellikle yaşlanma kısmında tartışma yaratabilecek canlıların olduğunu hiç düşündünüz mü? Örnek mi? Tabii ki deniz kuşları

Tuz mu genç tutuyor, genlerinde bizim bilmediğimiz bir takım kodlar mı saklı yoksa ölen denizcilerin ebedi ruhları oldukları miti mi doğru bilmiyoruz ama deniz kuşlarının yaşlanmadığına dair bir takım söylentiler var.

İşin detayına girmeden önce “yaşlanma” olgusuna ve yaşlanmanın evrimine bakalım. Bu noktada bir kaç satır yaşlanmanın evrimi hakkında ortaya atılan fikirlere girmek istiyorum. Teorik kısımları sevmeyenler 3 paragraf aşağıya geçebilirler.

Finch‘e göre yaşlanma, bir canlının fonksiyonlarını etkileyen ve zamanla ölüm oranını artıran yaşa bağlı değişimler… Doğal seçilimin nasıl işlediğine baktığımızda yaşlılık oldukça anlamsız aslında. Çünkü bireyde “fitness” denen, gelecek nesle katkı yapma olasılığında azalmaya neden oluyor. Ancak doğal ortamda yaşlanma oldukça yaygın gözlemlenen bir olay. Bu garipliği açıklamak için bazı teoriler ortaya atışmış durumda. İşte bazıları:

  • Mutasyon birikimi teorisi (Mutation accumulation theory): Bu teori doğal seçilimin ileri yaşlarda gücünün azaldığını savunur. En basit anlatımı ile şöyle düşünün; ölümcül bir mutasyon taşıyan genç bir birey sert bir seçilim baskısı ile karşılaşır ve bu mutasyonu yavrularına geçirmemesi için doğal ortamdan elenir. Ölümcül bir mutasyon taşıyan yaşlı bir birey ise, zaten o güne kadar bu mutasyonu çoktan yavrusuna bulaştırmış olduğundan, doğal seçilimin sert baskısına maruz kalmaz. Yaş ilerledikçe, mutasyonlar birikerek arttığından, ileri yaşlarda, yaşlanma sonucu ölüm oranı da artar.
  • Antagonistic pleiotropi teorisi (Antagonistic pleiotropy theory): Pleiotropi bir genin birden fazla etkisini tanımlamak için kullanılan bir kelime. Bu teoriye göre erken yaşlarda bireyin gelişiminde önemli rol oynayan bazı genler ileri yaşlarda ters etki yapabilir.
  • Soma hücrelerine yatırım teorisi (Disposable soma) ise yaşlanmanın vücut veya üreme hücrelerine yapılan yatırım arasındaki denge sonucu ortaya çıktığını savunur. Üreme hücrelerine yatırım yaparak daha erken üremeye başlayabilirsiniz ancak vücut hücrelerinizin kalitesi çok iyi olmadığından ürün kalitesinde bir düşüş yaşayacaksınızdır. Aksine vücut hücrelerine yatırım yapıp daha geç üremeye başlayabilir ve yatırım daha iyi olduğundan daha kaliteli döller verebilirsiniz. Bu denge yaşlanmayı belirler.

2 ve 3. teorilerin altında yatan temel gerçek üremenin yüksek maliyetli bir faaliyet olduğudur. Doğal ortamda üremeye ayrılan yatırım; vücut hücrelerinin gelişimi, tamiri ve bağışıklık gibi diğer fonksiyonlara ayrılan yatırımın azalmasına sebep olur. Dolayısı ile üremeye ne kadar çok yatırım yapılırsa yaşlılık da o kadar hızlı gelir.

Yaşlanma insan türünde ve laboratuvar hayvanlarında çalışması kolay ve güzelce belgelenmiş bir konu. Ancak doğal ortamında yaşayan hayvan türlerinde takip etmesi ve ölçmesi birazcık zor. Deniz kuşları gibi uzun yaşam süresine sahip canlılar yaşlanmayı çalışmak için en iyi gruplardan. Ve fakat… Deniz kuşlarında yaşlanmayı çalışmaya bir biyoloğun ömrü genelde yetmiyor, ayrıca yaşlanmayı ortaya koymak için gereken zaman diliminde genelde yaşlanma teorisi ve çalışma teknikleri epeyce bir değişime uğramış oluyor. Buna rağmen tezattır ki deniz kuşları doğal ortamda yaşlanmanın en sık çalışıldığı gruplardan.

Bir kuş yaşlandığında tüylerinin beyazlamasını ya da derisinin buruşmasını beklemeyiz. Çünkü ne şanslılar ki kuşlarda yaşlanmanın anatomik bir yansıması olmuyor. Dolayısı ile bir kuşun yaşlanma sürecini doğru bir şekilde izlemek isterseniz bireyin yumurtadan çıkışından ölümüne kadar takip etmeniz gerekiyor. Bu fikir kulağa fantastik gelse de bunu yapan bir takım delilerin olduğunu buraya not düşerim. Ancak bu delilerin sayısı çok az. Son dönemlerde kimi güzel bilim insanları yaşlanmayı kolay yoldan çalışmak için zekice teknikler geliştirmişler. Yine de yaşlanma çalışmalarında bir koloniyi 20+ yıl düzenli takip etmek en temel şart gibi görünüyor.

Deniz kuşlarında yaşlanma deyince yapılan çalışmaların –özellikle başlıklarındaki- mesajlarını üçe ayırabiliriz aslında; i) deniz kuşları yaşlanmıyor, ii) biz kanıtını bulduk, yaşlanıyorlar ve iii) arkadaşlar emin misiniz?

Eğer yaşlanmayı izlemek için odak noktamız deniz kuşlarının davranışları ise; örneğin beslenme davranışını ele alalım. Fitness bazında düşündüğümüzde (çünkü aslında hayat böyle) verimli beslenme bir tür için fitness’ı belirleyen temel faktörlerden. Verimli beslenen bir birey hem kendi vücut hücrelerine sağlam bir yatırım yapabilir hem de yavrusuna besin sağlayarak neslinin devamını garantileyebilir. Deniz kuşlarında her canlıda olduğu gibi yaş ilerledikçe kas fonksiyonları ve görme gibi işlevlerde zayıflama olur. Beslenme sırasında kullanılan bu fonksiyonlardaki zayıflama da beslenmenin veriminde bir düşüşe yol açar. Her şey çok mantıklı; sonuç olarak yaşlı bireylerin genç bireylere oranla daha verimsiz bir beslenme davranışı sergilemesini bekleriz. Ama durun! Gezgin albatroslar üzerinde yapılan bir çalışmada genç ve yaşlı bireylerin beslenme davranışları arasında bir fark olmadığı gözlenmiş! Beslenme yolculuklarının süresi, beslenme alanına ulaşmak için kat edilen mesafe gibi değişkenler genç ve yaşlı bireyler arasında çok benzer çıkmış. Üstelik bu çalışma deniz kuşu camiasının en iyi çalışılan kolonilerinden birisinde yapılmış; incelenen albatrosların her birinin şeceresi gayet iyi biliniyor ve analiz edilen veriler oldukça yüksek bir örnek sayısından geliyor.

Gezgin albatroslar kur dansını sergilerken. Fotoğraf: Frans Lanting

Diğer tarafta Kyle Elliot ve ekibi yukarıdaki ünlemli cümleler karşısında sakin olmamız gerektiğini çünkü aslında deniz kuşlarının içten içe yaşlandıklarını ispatlayan, çok zekice planlanmış bir çalışmanın sonuçlarını yayınladı. Bu yıl yayınlanan çalışmada, bizde Alk olarak isimlendirilen bir aileye mensup, dalarak beslenen bir deniz kuşu olan Uria lomvia (Thick-billed murre) çalışılmış. Bu detayları neden verdim? Yaşlanmaya bağlı olarak fizyolojide bir takım değişiklikler meydana geleceğini biliyoruz. Dalmak, yani nefes tutarak bir süre suyun altında kalmak, fizyoloji için yıkıcı bir işlem. Dalış performansı; oksijen stokları ve oksijen kullanımının bir fonksiyonu aslında. Dolayısı ile aerobik metabolizma –yani oksijen kullanım oranı- dalış süresine ket vuran bir faktör; oksijeni daha iyi kullanan daha uzun süre suyun altında kalır. Biliyoruz ki her türlü metabolizma yaşlanma ile zayıflar. Dolayısı ile yaşlı deniz kuşlarının dalış performansının bundan etkilenmesini bekleriz.

Thick billed murre Verena Gill

Alk kolonilerinde yumurtalar ortada, ebeveynler bu kadar rahatken yaşlanma gözlenebilir mi bilemedim. Uria lomvia Fotoğraf: Verena Gill

Kyle ve ekibi, alklerde yaşlanmayı 3 yoldan incelemeye karar vermiş; metabolizma, kandaki oksijen stokları ve beslenme davranışı. Dikkat ettiyseniz albatros çalışması sadece beslenme davranışına odaklanmıştı. Kyle ise çıktılarını kıyaslayabilmek umudu ile hem fizyoloji hem de davranışa odaklanmış. Uzatmadan sonuçlara geçelim, Kyle’ın kuşlarında yaş arttıkça, metabolizma ve kandaki oksijen stoklarında önemli derecede bir azalma görülmüş, yani yaşlanma ispatlanmış! Ne var ki, aynı kuşlar arasında beslenme davranışında (dalış derinliği, dalış şekli vb.) genç ve yaşlı bireyler arasında bir fark bulunamamış. Bu çalışmalardan kulağımıza küpe olacak mesaj; deniz kuşlarında yaşa bağlı fizyolojik değişimler olsa da bunun yansımasını davranışta görmek çok zor.

İşte biz buna zarafetle yaşlanmak diyoruz!

Reklamlar

Deniz Kuşu Derken? – Bölüm II

yelkovan_Duncan Wright

Fotoğraf: Duncan Wright

Enerjimizi sınırlayan mı var?

Yaşam tarihi teorisinden bahsettim, deniz kuşlarının tamamen deniz ortamına bağlı canlılar olduğundan da… Bu ipuçlarını birleştirip deniz kuşlarının yaşam tarzının deniz ekosistemi tarafından şekillendirildiğini ileri sürebiliriz. En yaygın bilgiye göre, deniz ekosistemi tahmin etmesi zor bir ekosistem; küçük sürülerden oluşan besin yamalarının ne zaman nerede olduğunu bilmek zor. Ayrıca deniz dinamik ve hızlı değişen bir ortam. Deniz kuşlarının besin aramak için çıktığı uzun yolculuklara şaşırmamalı.

1960lı yıllarda ileri sürülen bir hipoteze göre deniz kuşları bu tahmin edilemez ortamda besini rastgele beslenme yolculukları yaparak buluyor. Bu nedenle çıktıkları her beslenme yolculuğundan dolu bir mide ile dönmeyi garantileyemiyorlar. Dolayısı ile kendilerini sınırlı besine hazırlamaları gerek. Enerji sınırlama hipotezi olarak bilinen hipoteze göre deniz kuşlarının “aşırı uç” demografileri ebeveynlerin yavrulara getireceği besini sınırlayan deniz ortamından kaynaklanmaktadır. Yani ebeveynler her an besin bulmayı garantileyemediğinden tek seferde birden fazla yumurta bırakmayı göze almıyor; üremeye harcadıkları enerjinin tamamını verimli kullanabilmek adına “az olsun, iyi beslensin” seçeneğini tercih ediyorlar. Bu da bir batında az sayıda yumurta çıkarmayı ve yavaş büyüyen yavru için uzun bir yavru bakım evresini gerektiriyor.

Önce belirteyim, enerji sınırlama hipotezi ispatlaması oldukça zor bir hipotez. Aynı zamanda bugün deniz kuşu biyolojisine dair bildiğimiz bir çok bilginin de ortaya çıkmasına ön ayak olmuş bir fikir. Hipotez için bir destek yumurta sayısı, koloni büyüklüğü ve beslenme alanı konusunda ileri sürüldü. Şöyle ki; genelde açık denizde beslenen (pelajik) türlerin kıyıya yakın alanda beslenen türlere göre daha az yumurta sayısına sahip olduğu biliniyor. Martı, pelikan (evet o da bir deniz kuşu) ve karabatak gibi kıyıda beslenen türler ortalama 2-4 tane yumurta bırakırken açık denizde beslenen yelkovan, fırtına kırlangıcı ve sümsük gibi türler ise genelde 1 yumurta bırakır. Kıyı alanların, tatlı sular ile birleşen kısımları gibi, besin açısından bolluğu bu farka bir sebep olarak gösteriliyor ancak düşük sayıda yumurta bırakmak tek başına açık deniz türlerinin enerjilerini sınırladığını kanıtlamaya yetmiyor.

Koloni büyüklüğü ve beslenme alanı arasında bir ilişki olduğunu düşünürsek, besin açısından zengin alanlarda büyük koloniler olmasını bekleriz. Upwelling denen dipteki besin açısından zengin soğuk suların, rüzgar yardımı ile yüzeye çıktığı dolayısı ile besinlerin bol olduğu alanlarda büyük koloniler olduğu doğrudur ancak tropikler gibi fakir suların etrafında da büyük koloniler bulunmakta. Örneğin Pasifik Okyanusunun ortasında yer alan Christmas (Kiritimati) Adası milyonlarca birey deniz kuşuna ev sahipliği yapmaktadır. Bu fikri de kanıt olarak sunamadık.

Eğer erişkin deniz kuşlarının enerji sınırlama hipotezine maruz kaldıklarını varsayarsak, yavru yetiştirme döneminde yüksek yavru ölüm oranları görebiliriz. Buna rağmen yapılan bir çok araştırmada –istilacı türler tarafından avlanma baskısından uzak kolonilerde- deniz kuşlarında üreme başarısının genelde yüksek olduğu görülüyor. Eğer yavrusunu yetiştirmekte zorlanan bir çift varsa o da büyük çoğunlukla üremeye yeni başlamış çaylak deniz kuşları oluyor. Ha bazen kolonilerde yüksek sayıda yavru ölümü yaşanmıyor mu, yaşanıyor. Ama bunlar genelde -daha sonra değineceğim- El Niño gibi iklim olaylarından kaynaklanıyor.

Biraz daha detaya inersek, eğer erişkinler yavrulara sağlayacakları besin konusunda sınırlanmışlarsa, izleyeceğimiz başka bir senaryo da yavrunun günlük besin miktarındaki düzensizlikler olacaktır. Bu konuda yapılan çalışmaların hepsi aynı sonuçları vermemiş. Bazı deniz kuşlarında günlük yavru besleme o kadar disiplinli ki yavrunun zor zamanlar için yağ depolamasına gerek bile kalmıyor. Ve fakat kimi deniz kuşlarında bu rutinde aksamalar oluyor olsa gerek ki kimi türlerin civcivleri elimize avucumuza sığmayana kadar yağ depoluyor ve bu yağları zor zamanlarda bir güzelce kullanıyor. Bu noktada çok sağlam kanıtlardan ziyade mantıklı açıklamalar mevcut. Örneğin albatros yavrularında yüksek oranda biriktirilen yağın, uçmaya başlama döneminde avlanmayı öğrenene kadar yavruya yetmesi için depolandığı öne sürülüyor.

Albatros_Laurent Demongin

Bir beslenme anı! Albatros ve civcivi Fotoğraf: Laurent Demongin

Enerji sınırlama hipotezinin testlerinden biri de erişkin bireylerin yavrularını yetiştirmek için tam kapasite çalışıp çalışmadığını araştırmış. Erişkin deniz kuşları yavrularını yetiştirmek için tam kapasite çalışıyorsa daha fazla yavruyu yetiştirecek enerjisinin olmaması gerekir. Ne var ki, bunu anlamak için yapılan bazı çirkin deneylerde, bazı yuvalara 1 yavru daha ekleniyor, ve örneğin sümsük kuşlarında bir çok erişkin bireyin bu ikinci yavruyu da yetiştirmeyi başardığı gözleniyor. Not düşülmesi gereken bir nokta, bu deneyler yelkovanların da içinde bulunduğu Tüpburunlular ailesinde genelde başarısız olmuş. Bunun yanında bir çok türde ebeveynlerin yuvaya getirdiği besinin aslında yavru tarafından kontrol edildiği bulunmuş. Yani bir bakıma ebeveyn denizden ne buluyorsa getirip yavrunun gagasına tıkmaktansa, yavru ne zaman isterse o zaman besliyor. Ayrıca bazı türlerde ebeveynlerin her ikisinin de zaman zaman yavrunun yanında yan gelip yattığı da biliniyor. Bu kadar boş vakit bulabilen ebeveynlerin enerjisinin sınırlandırıldığını düşünmek azıcık garip.

Buraya kadar bu hipoteze karşı sunulan görüşlerin tamamen üreme kolonilerinden yani karadan yapıldığına dikkat çekerim. Son dönemlerde kuşlara takılan minyatür takip cihazlarının teknolojisindeki patlama sayesinde artık daha sağla kanıtları denizden de toplayabiliyoruz. Enerji sınırlama hipotezinin deniz ekosisteminin belirsizliğinden ortaya atıldığını söylemiştim. Eğer deniz kuşlarının besin yolculuklardaki “adımlarını” inceleyecek kadar deli olan bir kaç kişi bulabilirsek, bir cevaba ulaşabiliriz. Ve karşınızda Henri Weimerskirch; 2007 yılında yayınlanan makalesinde, kendisi deniz kuşlarının aslında besin yamalarını nasıl da adı gibi bildiğini sağlam kanıtlarla bize sundu. Weimerskirch, besince zengin kutup bölgelerinde deniz kuşlarının en küçük ölçekteki -yamalar halinde toplanmış- besin gruplarını nokta atışı bulduğunu ve yuvadan ayrıldığında doğrudan bu bölgeye uçtuğunu ortaya koydu. Daha aşağıdaki enlemlerde ise yamalar olmasa da biraz daha büyük ölçekte olan ve bu yamaları barındıran alanların bilindiği ve kuşların doğrudan bu alanlara ulaştıktan sonra, alanda küçük yamaları arama uçuşları yaptıklarını gösterdi. Bu çalışma GPS ile takip edilen kuşların besin arama uçuşlarının özelliklerinin irdelenmesi ile ortaya çıkan bir çalışma. Konunun detayına ilgi duyanların kesinlikle okuması gereken bir makale

Deniz kuşları hakkında günümüzde yayınlanan bir çok metinde hala “…yamalı ve tahmin edilmesi zor deniz ekosistemi sayesinde…” gibi ifadeler yer alsa da, artık denizin, deniz kuşlarına o kadar da yabancı olmadığını biliyoruz. Görünen o ki, takip cihazlarının ve bir takım veri analiz yöntemlerinin hızlı gelişimi sayesinde yakın gelecekte deniz kuşlarının neden böyle bir yaşam tarzına sahip olduğunu –ilk bölümün başındaki alıntıya rağmen– daha detaylı cevaplayabileceğiz. Umarım… En azından, biz deniz kuşu delileri, bu ihtimalin varlığını seviyoruz.

Deniz Kuşu Derken?

İnanıyoruz ki, biyologlar deniz kuşlarının kara kuşlarından farklı olma sebebini, öyle ya da böyle, asla kanıtlayamayacaklar.

Elizabeth Schreiber ve Joanna Burger, 2001

 

Bölüm 1: Deniz Kuşu Dediğin Simit Yer, Çatıda Yuvalar mı?

Not: Bölümler halinde yayınlanacak olan bu yazıda deniz kuşu biyolojisinden ve yaşam tarzlarının neden bu şekilde evrildiğine dair ileri sürülen bir hipotezden bahsedeceğim. Kulağa sıkıcı gibi gelse de yazılara bir şans verin derim çünkü bu güne kadar bu konudan kime bahsettiysem karşılığında en az 10 noktada “Neden?” sorusuna maruz kaldım. İşin ilginç yanı, deniz ornitologları (kuş bilimcileri) da deniz kuşlarının yaşamına dair bir çok noktada hala aynı soruyu soruyor.


 

Mesleğimi herhangi bir insana anlatırken “deniz kuşlarını ve özellikle yelkovan isimli bir türü çalışıyorum” dediğimde karşılaştığım en yaygın soru; martı gibi mi yani? Hayır, martı gibi değil! Aslında olabilir de… Bu, deniz kuşlarını nasıl tanımladığınıza bağlı (evet, sene 2015 ama deniz kuşlarının sistematiğindeki karmaşıklıktan dolayı literatürde hala birden fazla tanım mevcut). Bu bolluğun içinde ben bu blog için yazdığım yazılarda her bir deniz kuşu ifadesinin altına şu tanımı koyacağım; deniz ortamında yaşayan ve yaşamını devam ettirmek için denizdeki kaynaklara ihtiyaç duyan kuşlar

Deniz kuşları muhteşemdir! Yaşam ortamları deniz, hava ve karadan oluşur ve bir çok araştırmacıya göre deniz kuşları tüm bu yaşam ortamlarında kendilerini evinde gibi hisseder. Fakat ben bu öneriye ikna olamıyorum nedense. Bana öyle geliyor ki onlar deniz ve hava için varlar, en azından gözlemlediğim kadarı ile vaktinin çoğunu açık denizde geçiren “gerçek” deniz kuşları karada pek de evinde gibi değiller; bir an önce denize gitmek için can atıyorlar. Zaten tam da bu sebeple, bir çoğu sadece yılın belli dönemlerinde, yumurta bırakmak için karaya çıkar.

Hayatta kalmak için deniz kaynaklarına bağlı olan bu türler söz konusu beslenme olunca çok geniş bir ekolojik çeşitlilik gösterirler. Farklı beslenme stratejileri ile planktonlardan denizanalarına; karides gibi kabuklulardan balıklara kadar denizdeki besin ağının her katmanında özelleşmiş bir deniz kuşu türü mevcuttur. Genelde belli besin türü üzerinde özelleşen deniz kuşlarının yanında, bulduğu her şeyi mideye indiren gümüş martı gibi istisnalar da vardır elbet. Kimi türler kolonilerine yakın, çok küçük bir alan içerisinde beslenirken kimileri beslenme uçuşunu günlere ve millere yayarak ülkeler arası yol kat eder.

Ekolojik çeşitlilikleri sadece beslenme ile sınırlı değildir. Deniz kuşlarının büyüklüklerine baktığımızda serçe büyüklüğünde fırtına kırlangıçlarından, kanat açıklığı 3 metreyi aşan albatroslara kadar geniş bir yelpaze mevcuttur. Ayrıca kimileri üredikleri alanda yıl boyu kalmayı tercih ederken kimileri bir kutuptan diğerine göç edecek kadar delidir.

Bütün bu ekolojik çeşitliliğe rağmen bu türlerin ortak bir noktası var; yaşam tarihi özellikleri.

Ekolojide canlılarda gözlenen davranışları açıklamayı hedefleyen “yaşam tarihi teorisi” vardır. Bu teoriye göre bir canlının yaşamındaki tüm davranışların zamanlaması ve süreci doğal seçilim tarafından mümkün olan en yüksek sayıda yavruyu üretecek şekilde evrilmiştir. Yavru gelişimi, üreme olgunluğuna erişme yaşı, yavru sayısı, yavru bakımı ve yaşlanma ve ölüm yaşam tarihi teorisi kapsamındaki davranışlardandır ve her biri türün içinde yaşadığı ortamın özellikleri ile şekillenmiştir.

Deniz kuşları diğer bütün karasal kuşlardan çok farklı yaşam tarihi özelliklerine sahiptir. Hatta deniz kuşlarına yaşam tarihi özellikleri yüzünden “aşırı uç” diyebiliriz; yaşam ömürleri uzundur (20-60 yıl), üreme olgunluğuna çok geç erişirler (bazıları 10 yaşında), üreme döneminde genelde sadece bir defa yumurta bırakırlar (aralarında 2 yılda bir üreyen bile vardır) bir batında çıkardıkları yumurta sayısı çok düşüktür (çoğunda sadece 1 yumurta) ve çok uzun yavru bakım evresine sahiptirler (ortalama 6 ay).

Kıyaslama yapmak gerekirse, karasal ve ötücü kuşlarda tipik bir tür (mesela kızılgerdan) genelde 3 sene yaşam ömrüne sahiptir, 1 yaşında üremeye başlar ve her üreme döneminde en az 2 defa yumurta bırakır, bir batında ise yumurta sayısı 5-6 tanedir.

Bu bilgiler ışığında insan merak etmiyor değil: deniz kuşları neden bu kadar uç bir yaşam tarzına ihtiyaç duymuş?

(Detaylar Bölüm II’de)